Translate

23 Ekim 2016 Pazar

Paltolu Konak'tan Kedili Konak'a

Gerze, bir balıkçı kasabası olduğu için kedisi de fazladır. Yangın evinde yaşadığımız yıllarda komşumuz Osman Amca'nın on kedisi bizi fazlasıyla bunaltmıştı, zaten kedilere fazla yakın olmayan günlük yaşantımız, kedileri mutfak camının önünden, bahçeden kovalamakla geçti. 

100 yıllık bu ahşap konağa taşınınca Yağız'ın fare ihtimaline karşı kedi önerisi üzerine İsis ile tanıştık. Bensu soğuk bir kış günü kucağında yavru bir kedi ile konağın tokmağını çalmıştı.


İsis'in konaktaki ilk anları, yemekten sonra güzel bir uyku

Kedileri bu kadar kısa bir sürede sevebileceğimiz hiç aklımıza gelmezdi. İsis, dış dünyayı pek bilmezdi, bu bilgisizliğinin de kurbanı oldu ve bizi kısacık yaşamı, hazin ölümü ile kahretti.

İsis'in acısı daha çok tazeyken bir sabah Ankara'dan sabahın 04.00'ünde geldiğimde Yalçın'ı koynunda bir kedi ile uyur buldum, İsis zannedip çok sevinmiştim, o olmadığını anlayınca da kediye düşman oldum. Adını da daha ilk günden Çirkin koydum. Çirkin ilk günden kendini konağın kapsının önünde buldu. Bilmediğimiz bir şey vardı; Çirkin'in çok zeki bir kedi olduğu. Kapının, camın önünde günlerce, gecelerce, aylarca konuştu. Kapının tokmağına asılıp gecelerce konağın kapısını çaldı. Dayanabiliyorsan dayan...

En son konağın önündeki ağaçlara tırmanıp ikinci katın camından içeriye girince pes ettim. Çirkin artık konağın kedisiydi. Bir de o günlerde kapıya gelen veya bırakılan küçük kediye de kıyamadık. Konağın kapısında cılız sesiyle miyavlayan, pofuduk tüylü, bilge bakışlı Sarnıç.


Bilge, mavi bakışlar...

 Konakta iki kedimiz oldu biri dişi kedi Çirkin,  diğeri erkek kedi Sarnıç. İlk kış Çirkin kızansadı ve dört yavru yaptı. 


Meraklı bakışlarla dört yavrumuz...

Sonrasındadır ki konağın adı Kedili Konak'a çıktı. Konak, ilkokul öğrencilerinin geçiş güzargahında. Konağın pencerelerinde, kapısının önünde, bahçede kedileri gören, kedileri seven ilkokul öğrencilerinin yarattığı efsanelerle konak kendi kimliğini oluşturmaya başladı.


Konağın dışındann Sarnıç'ın bu hallerini gören ilkokul öğrencileri

* Bu konağın sahibi kocaman bir kediymiş.
* Bu ailenin çocuğu olmuyormuş o yüzden çok kedileri varmış.
* Bu konak kedi hastanesiymiş. 

gibi çocuk söylentileri, içeride bizi bir hayli eğlendiriyordu. Dışarıya çıkamayan Sarnıç daha doğrusu İsis'in akıbetine benzemesin diye dışarı salmadığımız Sarnıç da ikinci katın camından mahalleyi eğlendiriyordu. Pencereye çıkıp beni hapsettiler dercesine mahalleyi ayağa kaldırıyor, yoldan geçenlere laf atıp onlardan kendini kurtarmaları için yardım istiyordu en sonunda yardım çağrılarından bıktı sanırım, sonrasında bir zamanların "Bizimkiler" dizisinin Cemil karakterine büründü. Pencerede, bir pati aşağıda, sarkık patisinde bir bira şişesi eksik ve "Koş Çirkin!" der gibi mahalledeki hareketliliği izlemeye başladı.


Bizimkiler dizisinin Cemil'i

Konak'ın Cemil'i, bir gece mahalleyi izlerken

Sarnıç'ın ikinci katın penceresinden farklı farklı pozları, Çirkin'in doğurganlığıyla konağı saran yavru kedilerin hareketliliği konağı ele geçirmek üzere. Çirkin ilk yavruları sütten keser kesmez onaylamamıza rağmen kısırlaştıracaktık ki Sarnıç da kızansayınca ilk yavrusu Sarnıç'tan olmak üzere Çirkin tekrar hamile kaldı. 

Biz kafayı yemek üzereyiz, iki yavru kediyi yuvalandırdık. İkisi kaldı ve en az dört yavru daha gelecek düşüncesi bizi çıldırtıyordu. Çirkin tekrar doğum yaptı, beş yavru doğurdu. Evde kalan iki kız kardeşi de konağın bahçesine, doğaya saldık.


İki kız kardeş Jin ve Jiyan'ın evdeki son günü


Çirkin ikinci doğumundan beş yavrusunu emzirirken

Evin içinde yedi, bahçede iki tane olmak üzere dokuz tane kedi ile günlük yaşamımızı sürdürmeye çalıştık bir süre. Bazen yük olarak görüyorduk bazen de hep birlikte sevgi yumağı oluyorduk.


Bensu'nun kucağında bir demet kedi


Delice Zeytin
 Yavrular arasında tek dişi kedi olup aynı zamanda en cesur olmasından, Sarnıç'la karşılaştığında ona kafa tutmasından adını "Delice Zeytin" koyduk.

Delice Zeytin için Delice Zeytin dinlemeye:

https://www.youtube.com/watch?v=YZBJ6hrHRQE


Bensu için yaptığımız veda gecesinde yavruların Bensu ile vedalaşması

Ev tam bir kurt, kuzu, ot hikayesine dönmüştü. Sarnıç üst kattaydı, alt kata salmıyorduk, yavruları boğmasın diye, iki kız kardeş Jin ve Jiyan'ı içeri sokmuyorduk yavrulara zarar vermesin diye. Çirkin yavruların odasına girip emzirip sıkılıp çıkmak istiyordu, yavrular da annesinin peşinden odadan çıkmak istiyordu. Yani çocukların efsanesi gerçek oluyordu. Bu gidişle paltolarımızı alıp konaktan çıkacaktık ve konağı kedilere bırakacaktık.  

Bensu'yu Van'a uğurladığımız gün Jin ve Jiyan da bahçeden kayboldu. Başlarına bir şey gelse haberimiz olurdu, ikisi birlikte karar verip de birlikte çekip gidemezlerdi. Tatilin son günüydü, muhtemelen tatilciler veya köylüler alıp götürmüşlerdi. Evdeki kedi sayısı yediye düştü. Öğrencilerime evdeki yavru kedilerimizi yuvalandırmak istediğimi söylediğimde bir öğrencim gelip iki yavruyu aldı, daha önceden birçok kediye bakmış olmasından gönül rahatlığıyla verdik.


Delice Zeytin ve sarı beneklilerden biri öğrencimde şimdi

Beş kedimiz kaldı.

Bir gece de iki kediyi kafese koyup Ankara otobüsüyle bir şehir macerasına atıldık. Pet shoplar ilk mamalarını ve araç gereçlerini kendilerinden alma koşuluyla kedileri sahiplendiriyormuş. Onları pet shopta kafese koyup dolmuşa bindiğimde ağlıyordum. Balıkların, tavşanların, köpeklerin, kuşların arasında yuvalarını bekliyorlardı.


Şaşkınlar

Evde çekirdek bir aile kaldı. Baba Sarnıç, anne Çirkin ve oğul. Sarnıç, oğlunu bilmiyor hatta gördüğünde felaket gıcık oluyor. Anne ile oğul mutlu. Anneyi de kısırlaştırdık ama ben hala rüyamda konağın yavru kedilerle işgal edildiğini görüyorum ve Çirkin'i kısırlaştırdığımızı hatırlayınca rahatlıyorum.


Babanın olmadığı bir mutlu aile tablosu fotoğrafı

  Sait Faik'in "Sarnıç" öyküsünü babaya ad töreni ile vermiştik, o gün ad törenini hiç önemsememiş etrafta oynamıştı.  Oğula da yine Sait Faik'ten  bir ad koymak istedik ve "Mahalle Kahvesi"adını verdik. Mahalle Kahvesi'ne de bir ad töreni yaptık.


Mahalle Kahvesi'nin ad töreninden, adının hikayesini dinlerken uyuyakaldı

Mahalle Kahvesi

Yazın bu küçük mahalle kahvesinin bahçesine sık sık gittiğim için, karayelin, tipinin çılgınca savrulduğu akşam, içeriye girdiğim zaman yadırganmadım. Kahve, sapa bir yerdeydi. Yapraklarını dökmüş iki söğüt ağacı ile üzerinde hala üç dört kuru yaprak sallanan bir asmayı kar öyle işlemişti ki, bahar akşamları, yaz geceleri pek sevimli olan bahçenin mora kaçan beyaz bir ışıkla dibinden aydınlık haldeki güzelliğine, girerken şöyle bir göz attığım halde, camın kenarına yerleşip de buğuları silince uzun zaman daldım, hem sevdalandım. Bu mor ışık o kadar çabuk koyulaştı ki, kahve daha ışıkları bile yakmamıştı. İnce belli çay bardaklarının en güzelini önüme bırakıp giden kahveci:
– Kışın da güzel değil mi, bahçe? -dedi.
Bahçedeki mavi boyalı kasımpatlarının üzerine birikmiş karları gösterdi.
– Morukların söylenmeyeceğini bilsem, ışıkları daha yakmazdım ya -dedi-, neredeyse homurdanmaya başlarlar.
Kahve, ışıklarını yakınca dışarıdaki karın ışığı söndü. İçeriye göz attım. Sekiz kişi ya var, ya yoktu. Küçük kapağının içinden alevler atarak yanan sac sobanın sağ tarafının neredeyse kıpkırmızı kızaracağını biliyor, bekliyordum. Yanımda tavla oynayanlar vardı. Bir zaman onlara daldım. Ara sıra camı silerek alnımı camlara yapıştırıp dışarıyı seyrettim.
Evimden çıkınca ortalığın sessizliğini, bu sessizliğe lapa lapa kar yağdığını  görmüş, yürümek hevesine kapılmış, ana caddeleri, arkadaş tesadüflerini malum kalabalık yolları bırakmış, karın daha tez, daha temiz biriktiği, insanların az geçtiği bir semte gitmek üzere tenha tramvaya atlamış, buraya gelmiştim. Ama ben gelirken yarım saat içinde hava değişmiş, karayel kudurmuş, lapa lapa yağan kar, küçücük küçücük soğuk darı taneleri halinde kaynaşmaya başlamıştı.
Kahveciye;
– Bugünkü gazete var mı?- diye sordum.
Elime bir gazete tutuşturdu. Bir taraftan kafamdaki hadiselere dalmağa çalışıyor, öte yandan kahveyi dinliyordum. Maişet derdi münakaşalarından öte insanlar bir şey konuşmuyorlardı. Bir ara kahvenin kapısı rüzgarla, bir adamla beraber açılıyor, avuçlarını üfleyerek o adam içeriye dalıyor, sobanın önünde karnını, göbeğini, göğsünü dizine iyice ısıttıktan sonra bir tarafa ilişiyor, ya kendi kendine hülyaya dalıyor, yahut da bir tavla partisinin iki kişilik eğlencesine, oyuncuların itirazına rağmen bir üçüncü olarak katılıyordu.
Sedirde oturan ihtiyarların yanına da orta yaşlı, ciddi adamlar gelip oturdu. Benden uzakta idiler. Ne konuştuklarını duyamıyordum, ama yüzlerinde hüzünlü bir şeyler vardı. Uzun uzun susuyorlardı. Artık epey bir zamandır kahveye insan gelmediğini farkettim. Küçücük yuvarlak saat, kahveciden yana dönük olduğu için, saatin kaç olduğunu kestiremiyorum. Epey bir zaman geçti. Birçok insanlar gitti. Kahveci, nihayet saatini benden yana çevirdi. Onbuçuktu. Öyle bir uyuşukluk içinde idim ki kalkıp gidemiyordum. Gitmek ister gibi kımıldandığımı sezen kahveci;
– Eviniz yakınsa acele etmeyin –dedi–. Biz, bire kadar açığız. Buradan iyi yer mi bulacaksınız?
– Ya? –dedim–. Bana bir çay daha yap öyleyse... Bir dilim de limon.
Tam bu sırada içeriye birisi girdi. Kaşına, kirpiğine kar dolmuş, üstüne beyaz bir ceket giymişti sanki. Gelen adam sobaya doğru yürüdü. Üstünü başını süpürdü. Bir sandalyeye çöktü. Genç, çok genç bir adamdı. Yüzündeki karlar eriyince beyaz, yuvarlak bir yüz meydana çıkmıştı.
Kahvede o gelmeden evvel konuşmalar oluyorken, o girince herkes susmuştu. Kenarda tavla oynayanlar da tavlalarını şakırdı ile kapatıp çıkıp gititikten sonra bu sükut büsbütün arttı, uzadı.
Genç adama baktım. Bir sandalyenin üzerinde oturmuş, önüne bakıyordu. İhtiyarlar sakin, ciddi, adeta haindiler. Kahveci, başını iki eli arasına almış, kahve ocağında oturuyordu. On dakika bir mecliste insanların susması korkunç bir şeydir. Dehşetli sükut uzuyordu.
Genç adam ayak ayak üstüne atıyor, sonra ayağını değiştiriyor, bir türlü oturduğu yerde rahat edemiyordu. Belinden yukarısı, imtihan olan bir talebeyi andırıyor, korkak korkak bakıyor, ayakları ise imtihan ehyeti masa altından ayak ayak üstüne attığını göreceklermiş korkusu içinde gibi, bir inip bir kalkıyordu. Ayağının birisine altında kırmızı kırmızı yamalar sallanan bir lastik artığı geçirmiş, bunu iple de bağlamıştı. Ötekisinde, torik ağzı gibi açılmış altından hala ızgaraları sallanan bir futbol ayakkabı eskisi vardı.
Kahvedeki sessizlik uzadıkça uzuyordu. Şaşırmıştım. Neredeyse birinin , ya;
– Şeytan geçti!
Yahut da;
– Kız doğdu!
Diyeceğini bekliyordum. Hepimiz gülüşecektik...
Hala kimse bir şey söylemiyordu. Tekrar gözüm yeni gelen adama ilişti. Yüzünü değil, geniş alnını görüyordum. Kırışıksız, manasızdı. Üstünde ceket yoktu. Yalnız, siyah çizgili beyazbir mintan vardı. Kirli beyaz renkli bol bir kazağa bürünmüştü. Kazağın ön zaviyesini bir çengel iğne ile tutturmuştu.
Meraklanmış, şaşırmıştım. Bir hareket bile yapamıyordum.
Bu sırada kahvenin kapısı açıldı. İçeriye bir adam girdi. İhtiyarlara doğru yürüdü;
– Sizi çağırıyor ,dedi–. Aklı yerinde ama, sabaha çıkamayacağına kalıbımı basarım. Ara sıra fena dalıyor. Seni istedi Ali Ağa. Seni de Mahmut Çavuş. İstersen sen de gel Hasan. Seni çok severdi.
Oturan üç kişi ayağa kalktılar. Soba kenarında oturana en küçük bir göz atmadan, ama ona dik dik bakarmış gibi bir halde geçip gittiler. Sanki gözlerini mahsus ondan çeviriyorlardı. Genç adam, büyük gözlerini açmış, gidenlere yalvarır gibi bakıyordu.
Kahveci, yeni gelene hala bir çay olsun getirmiyordu. Az sonra yerinden kalktı. Önümdeki fincanı kaldırırken;
– Şu zavallıya da, benden bir çay yap – dedim.
Bana, yalnız gözkapaklarını kaldırıp indirerek bir tuhaf baktı. Çayı getirmeye gittiğini sandım.
Önünden geçerken çocuk birden ayağa kalktı. Kahvecinin önüne dikilmişti. Kahveci farkında değilmiş gibi yana dönerek uzaklaşırken;
– Babam, değil mi? –dedi–. Ölüyormuş değil mi?
Kahveci susuyordu. Bu hain, kötü, acı bir sükuttu. Sonra, sanki buzlar erimiş gibi oldu. Ama cevap yine benim için manasız, çocuk için de acı idi:
– Senin baban değil o.
Genç adam bir şey söylemedi. Bir şeye karar vermiş gibi hızla yürüdü. Kapıyı bir türlü açmıyordu.
Kahveci:
– Sakın eve gideyim deme. Kapıda teyzenin oğlu bekliyor, gebertir seni!
Çocuk düşündü. Bütün kararları uçmuştu. Yüzünde iradesiz hatlar belirdi. Kendisini içeriye iten rüzgarı deler gibi gitti.
Bir zaman bir şey soramadım. Kahvecinin arkası bana dönüktü. Gürültü ile birşeyler yıkıyordu. Yüzünü benden yana döndürmesini bekledim. Ama bir türlü işini bitiremiyordu. Nihayet döndü.
Ben:
– Nedir bu Allah aşkına?– dedim.
Belindeki önlüğü çıkarmağa uğraşıyor, cevap arıyor gibi, düşünüyordu.
Kapı açıldı. Bir ihtiyarla beraber deminki adam girdi. Daha kapıdan girerken;
– Ruhunu teslim etti –dedi–. Öteki savuştu mu?
Kahveci, elleri önlüğünün arkadaki bağlarında, donmuş gibiydi. Onu çözeceğine, tekrar bağladı. Masama doğru geldi. Sanki bana açıklaması lazımmış gibi;
– Arabacı Kamil Ağa – dedi–, öldü de... O deminki it, oğlu idi. Kız kardeşini kötü yola sürükledi diye babası reddetmişti:
Sonra öteki adamlara döndü:
– Namussuzum –dedi–, pişmanlığından değil, miras vururum diyedir.
İhtiyarlardan biri, bu söze taraftar olmadığını gösteren bir yüzle;
– Pişman olsa da affedilemez o! –dedi.
Ben dudaklarımın ucuna gelen bir suali nasıl sorduğumu, niçin sorduğumu bilmiyorum. Bu tesiri yapacağımı hiç düşünmeden budalaca sordum:
– Kız ne oldu?
Tuhaf bir şey oldu. Birbirlerine bakmadan, halleriyle bakar gibi yaptılar. Ses sada çıkmadı. Deminki sükutun bir başka türlüsü içine düştük.
Hatta gözlerle değil ama, sükutta ve sükutun hareketsizliğinde;
– Bunu niye sordun?
– Ne lüzumu vardı?
– Başka soracak şey yok muydu?
– Ne de meraklı imişsin!..
Diyen bir hal vardı.
Kimse cevap vermedi, parayı masanın üzerine bıraktım. Kahveciye baktım. Başı önünde düşünüyordu. Sapsarı idi. Elleri hala önlüğünün bağlarını çözmeğe çalışıyordu. Kapıyı açtım. Çekip gittim. Kızın ne olduğunu öğrenemedim ama, onu kahvecinin kötü hayattan çekip aldığını mı anladım nedir?

                                                                                                                       Sait Faik



14 Ağustos 2016 Pazar

Yeni Bir Workaway Deneyimi: Güney Afrika'dan Amy ile

Yaz tatilinde yollarda olacağız diye gezginleri misafir etmeye yönelik tüm sosyal hesaplarımızı kapatmıştık. Yollara çıkmaya fırsatımız olmadan bir türlü durulamayan bu güzelim coğrafya, sonu görünmez bir yola daha girdi. Yola çıkmaya ne zamanımız ne de enerjimiz kaldı.

Sanırım hesaplarımızın kapalı olduğunu fark etmeyen Amy, bize sanatsal yetenekleriyle katkı sunmak için davet göndermiş. Normalde misafir ağırlayacak bir ruh hali içinde de değildik. Ama Afrikalı olması ve iç mimarlık eğitimi almış olması o bozuk morallerimizin içinden bize biraz da olsa heyecan verdi.

Amy üç aydır Türkiye'deymiş. Olimpos'ta Deep Green'de bungalovlara çizim yapmış.


Amy, Bungalov'a resim yaparken
  
Daha sonra Kaş'ta el işi yapan bir dükkanda çalışmış ve Antalya merkezde bir ailenin çocuğuyla oyun oynayıp İngilizce çalıştırmış.


Antalya merkezde ilgilendiği küçük kız

Ve Amy, Türkiye'deki üçüncü ayının son haftası bize davet gönderdi. Daha önce Workaway'ın işleyişinden bahsetmiştim; kalma, yeme-içme ev sahibine ait, gezgin de yetkinlikleri çerçevesinde ev sahibinin işlerinde yardımcı oluyor. Böylece o bölgenin kültürünü günlük yaşama dahil olarak günlük yaşamın içinden tanımış oluyorsun. Daha önce iki farklı alman çift ile Workaway'ı deneyimlemiştik. Almanların teknik konulardaki başarısı ve gücü gibi zannetmiştik tüm deneyimleri...

Yalçın'la yapılacakların listesini çıkardık. Evin giriş kapısının üstünde uzunlamasına iki bölümlük cam vardı oraya ne zamandır vitray düşünüyorduk çerez niyetinde bir çalışma diye ilk olarak onunla başlamak istedik. Sonrasında evin bodrum katının tahta ile kapatılmış dört camına resim, üçüncü katın altı camına itfaiyeden de yardım alarak resim, gizli defne bahçemizin  baktığı duvara içimizi açacak bir resim diye listemiz uzayıp gidiyordu.

Bratislava'da eski evlere can gelsin diye tarihi evlerin pencerelerini ve kapılarını boyamışlardı, biz de konağın dışarıdan hissedilen o korkutucu ruhunu kırmak için pencerelerine iç açıcı resimler düşlemiştik...


Bratislava'dan özendiğimiz resimler


Pipo ve  balıklar ne ilgisi varsa...

Amy'a vitraydan bahsettik ilk olarak, kendisine listeyi sunmadık. Amy, mutfaktaki Anadolu motifli kilimlerimizi çok beğendi ve oradan motif üretmeye çalıştı.


Amy, Anadolu motiflerini çalışıyor


Amy'nin yardımcısı Jin 


Anadolu esintili motiflerimiz hazır


motifler çiziliyor

Bizim sanatsal iş listesi hikaye oldu, Amy son gün motifleri siyah kontör kalem ile çizdi boyama işi bana kaldı. Sağlık olsun, boyayınca çok keyifli bir iş çıktı. Sanatsal iş listesindeki işler Almanları bekliyor artık. Almanlar çalışma konusundaki yetkinlikleriyle beni bir kez daha şaşırttı.


Eli belinde motifimiz











Şimdi güneş vurduğunda, giriş salonunun duvarına motiflerin yansıması düşüyor ve biz Amy'i hatırlıyoruz.


Vitrayın duvara yansıması

Amy, Afrika dili biliyor ve çok dilli defterimizde Afrika dili de olacak diye çok sevinmiştim ama anadili İngilizce'ydi. Bildiği Afrika dili de İngilizce ve Almanca karışımıymış.
Güney Afrika Cumhuriyeti'nde 11 resmi dil varmış. Demokrasi gayet güzel işliyormuş. Ve kadınlar özgürmüş. 


Amy'nin ardından kalan iki cümlelik Afrika dili...

ve bir röportaj; gezgin olmak, gezmenin dünya barışına katkısı, gezmenin empati duygusunu arttırması ve ön yargıların yıkılması gibi başlıklarda oluşturduğum sorulara yanıtları...


  video


Ve Amy davet gönderirken referans olsun diye bir iç mimar olarak yaptığı son çalışmaların web sitesinin adresini de göndermiş:


5 Ağustos 2016 Cuma

Paltolu Konak 'ın Paltolu Gezginleri

Bir yıl boyunca Paltolu Konak'ta dünyanın birçok yerinden gezgini ağırladıktan sonra nihayet bizim de paltolarımızı (sırt çantalarımızı) alıp yollara düşme zamanımız gelmişti. İlk etkinliğimiz Gerdak (Gerze Dağcılık Kulübü) olarak başlıyor: Verçenik tırmanışı. Yedi kişi Murat Hoca'nın transportırına doluşup Gerze'den yola çıkıyoruz. Ben transportırın arkasındaki yatağa kitabımı alıp çekiliyorum, değmeyin keyfime. Okurken uyuya kalmışım. Samsun'da Decathlon 'un önünde durunca uyanıyorum. Spor malzemesi eksiklerimizi tamamlamak için Decathlon'a giriyoruz. Kışlık malzemeleri yedeklerken gökkuşağı renkli iplerden dokunmuş tropikal ruhu olan bir hamak görüyorum, harika. Dışarı çıktığımızda yağmur boşalmış. Tekrar yola koyulduğumuzda yağmur doğuya kayıyordu, biz de öyle. Sanki yağmuru takip ediyorduk. Radyodan çalan sanat müziği eşliğinde, bir ev sıcaklığı ortamında yolumuza devam ediyorduk. Terme'de yemek molası için durduğumuzda sanki bir şelalenin altından geçiyorduk. Neyse ki boşalan yağmur kısa süre sonra kesildi, yoksa sele gidecektik. Ordu'da trafikten çıkamamışız saatlerce, ben yine arkada uyuyordum fark etmemişim. Trabzon'da Samsun'dan gelen üç arkadaşla buluşacaktık, birbirimizi kaçırınca Rize'de bir alış-veriş merkezinin önünde birbirimizi yakaladık, içki yasağına birkaç dakika kaldığı için grup olarak içki raflarına saldırıp, sepeti doldurup kasaya geldiğimizde bir dakika ile içki yasağına takıldık. Nasıl bir moral bozukluğu anlatamam. Her şey aksamalı, gecikmeli ve ters gidiyordu. Hem ramazan hem kandil hem de Rize'nin muhafazakar sosyal ortamındaydık. Neyse ki Pazar'da bu koşullar altında bize içki verebilecek bir tekel bulabildik ve idare edecek içkimizi stokladık.


Zil kale tarafında Fırtına Pansiyon'a vardık, grup arkadaşlarımızın pansiyon sahipleriyle çok öncesine dayanan dostluk bağlarının samimi atmosferinde nefeslendik. Pansiyonun girişinde uzun bir masada alkolle yorgunluğumuzu hafifletirken muhabbet de yolunu bulmaya çalışıyordu.

Dağınık bakışlara rağmen yolunu bulmaya çalışan muhabbetimiz

Pansiyonun, doğa ve gündelik yaşamın tarihsel araç gereçleriyle bezenmiş insanı içine çeken çok hoş bir dokusu vardı. Kargalaklar -doğanın yaratıcılığının heykelleri- camların geniş denizliklerine dizilmiş, hedikler -kara batmadan yürünebilen ayakkabılar- duvarlara asılmış, örülmüş çoraplar, kasetler, eskiden kullanılan tarım, eğitim, tıp araçları eski dolaplara konulmuş... Ekmek tekneleri, toprak testiler ve odun sobasının yanmamasına rağmen ortama kattığı sıcaklık...

pencerenin denizliğinde doğanın heykelleri


Tango yapan bu çifti hepiniz takdir edersiniz herhalde


Kara batmadan yürünebilen ayakkabılar; hedik


Anadolu'nun tarihsel süreç içinde günlük yaşam kültürünü yansıtan nesneler

günlük yaşamın teknik araç gereçleri


Fırtına Pansiyon'un oturma salonu

Ah! saatlerce o ortama bakıp o objelere dair öyküler oluşturabilirdim. Herkes kendi uyku köşesine çekiliyor, biz de Yalçın'la Fırtına deresi kıyısında kurduğumuz çadırımıza. Sabaha kadar derenin şırıltısında mışıl mışıl uyumuşuz ve erkenden dinç bir ruhla doğanın içine uyandım. Gece bütünsel olarak algılayamadığım etrafı keşifle güne başladım.


Gece fark etmeden çadırımızı kurduğumuz ortam


pansiyona ait bir oda


eski bir kapının pansiyon duvarına kattığı güzellik

çok zorlasak bale yapan iki kadın diyebilir miyiz?

Fırtına'nın coşkusu, pansiyonun sıra dışı ruhu... İnsan elinin ve fikrinin mekana değmesine rağmen insan ve doğanın birbirini besleyen kompozisyonu. Kahvaltı sonrası bizi almaya gelen dolmuş ile Fırtına Pansiyon'dan ayrılıyoruz.


Fırtına Pansiyon'un sahibi olan çiftin bir ressamın fırçasında kazandığı anlam

Pansiyon sahibi çift, tıpkı bu resme konu olan doğaya uyumlu günlük yaşam sakinliklerinin içinden bizi uğurluyorlar. Hemşince müzik eşliğinde, dağların, yeşilin, derelerin arasından büyülerenerek tırmanıyoruz. Zirvelerden gelen küçücük dereler, yamaçlarda. Öpesin gelir o derecikleri, turuncuya çalan gelincikleri... Ağaçlar bitiyor, yeşil ot tabakası başlıyor, ot tabakasının üzerinde sürüler, gencecik çobanlar...


dağlar bizi bekliyor

yanından geçtiğimiz köpüklü dereler...


şapkasıyla eteğiyle dağlara sığınmış bir kadın ve acısından eriyor

Verçenik yaylasının yolun bittiği noktada iniyoruz, sırt çantalarımızı yüklenip tabanlara kuvvet bundan sonra.


Verçenik yaylası geride kalıyor
Yeşil örtü bitiyor Verçenik yaylasından sonra , 2600 rakımda, kayaç başlıyor ve bizler de sırt çantalarımızı yüklenip daha önce gelmiş arkadaşları ve babaları -ilk defa öğreniyor ve görüyorum, yolu gösteren daha önce geçenlerin üst üste koyduğu taşlar- takip ederek yolumuzu bulmaya çalışıyoruz. Sırt çantalarıyla yürümek tam bir baş belası, patika da yok. Belli bir süreden sonra doğal süreçlerinde üst üste yağılmış devasal kayaların üzerinden dik bir açıyla tırmanmaya başlıyoruz. Ben artık evrimleşmenin iki ayaklı zirvesinden gerileyip dört ayaklı bir varlığa dönüyorum. Ne kendimi ne de sırtımdaki çantayı kaldırabiliyorum. O devasal kayaların yanından, yine devasal kayaların arasından ve kardan köprülerin altından dere akıyor ama biz birbirimize yardım ederek ilerleme derdindeyiz. Uzun ve yorucu bir tırmanıştan sonra ilk gölü görüyoruz. Yaşasın! İkinci gölün kıyısındaki düzlükte çadırlarımızı kuruyoruz. Kapılı Göller. Göllerin hepsi birbirine ince bir akışla bağlı. Etrafımız, bir daire şeklinde karlı kayaçlı dağlarla çevrili. Sanki bu dağlarla çevrili daireden çıkmamız için ikinci bir Ergenekon destanını yazmamız gerekecek. Pansiyodan ayrılır ayrılmaz ne cep telefonu ne internet kapsama alanında. Verçenik yaylasında dolmuş şoförü de bizden ayrılınca on kişi, çantamızdaki sınırlı sayıdaki araç gereç ve vahşi doğayla baş başa kalıyoruz. Bundan sonra 2800 rakımda yaşamaya çalışacağız. Buzul gölleri, karlı dağlar ve rengarenk çadırlarımız. Ilk yemeğimizi yapan Yalçın, sebzeli makarna yapıyor. O yorgunluğun üzerine harika gidiyor. Yalnızlık ve ıssızlığın içindeyiz.


Kapılı göllerde kamp alanımız
Üçüncü göle akşamüstü yürüyüşü yapıyoruz. Göl kıyısında her taşa bir insan. Göle rakı çalınsa da rakı çoğalsa düşü kuruyoruz. Nasıl olsa Nasreddin Hoca'nın torunlarıyız. Kayaların, karların, taşların suda yansıması. Doğa... Sanki doğanın sessiz sesini sonsuza kadar dinleyebilirsin.


göle rakı çalma düşü... ya tutarsa...
Akşam yavaştan çöküyor. Isınmak için bir ateşimiz bile yok. Ateşi gürül gürül yaktığımız kamplar geliyor aklımıza, meğerse ne kadar da lüks kamp deneyimleriymiş. Etrafta ağacı bırak çalı çırpı bile yok. Isınmak için dans edelim istiyoruz. Küçük bir dans seansı ve ardından küçük bir koro denemesi. Karanlık, soğuk çökmüş. Aldığım tropikal esintili hamağı asacak bir ağaç bulamadığım için bir Kızılderili battaniyesi gibi sırtımı, omuzlarımı, belimi soğuktan korumak için kullanıyorum. Doğada oturan bir Kızılderili; Küçük Tüy'üm sanki. Soğuğa dayanmak mümkün değil, çadırlarımıza çekiliyoruz. Üçüncü gölden ikinci göle akan dereceğin şırıltısı dibindeki çadırımızda uykuya geçiyoruz.
Bir an evrenin sonsuzluğu, Dünya gezegeni ve Karadeniz coğrafyasında devasal dağların arasındaki zerre kadar varlığımız beni ürpertiyor. Zihnim Google Earth gibi sonsuzluktan bir noktaya düşüyor ve ürküyorum. Sabah neyse ki uyandığımda ürküntüm kaybolmuş ve taptaze bir doğaya uyanmıştım.

Verçenik zirveye gidecek arkadaşların hazırlıklarını yapıyoruz, onları uğurladıktan sonra kalan dördümüz çadırlarımıza dönüyoruz.
Verçenik zirve için yola koyulan arkadaşlar
Uzaklardan gelen yırtıcı kuş sesleriyle birkaç saatlik uyku. Taş soframızda kahvaltı. Kahvaltı esnasında küçük fareler bir delikten çıkıp bir deliğe giriyordu. Farelerin yemek arayışını izledik.
taş soframızda kahvaltı
Güneş öyle bir ısıtıyordu ki güneş kremlerimizi sürüp güneşlendik. Yalnız hava saniyeler içinde değişiyordu. Sis geliyor ve bir anda donuyorduk. Zaman geçiyor ve aklımızda zirveye giden arkadaşlarımız. Gözümüz dağlarda, belli bir süre sonra sürekli kayaları taramaktan halüsilasyon görmeye başladık. Başka yere bakmak istiyoruz ama yok gözümüz gelecekleri yöndeki kayalarda. Evet, belli bir süre sonra devasal kayaların ortasında hareket eden küçücük renkleri fark ettik. Çorba koyduk ateşe. Onlar inene kadar çorbamız pişti. Zirve maceraları Verçenik 1- GERDAK 0 olarak sonuçlanmış. Ama hiç önemli değil, onlar bizim gönlümüzün zirvesindeydiler. 3400'e kadar çıkmışlar. İki arkadaş beklemeye karar vermiş. Diğer arkadaşlar 100 metre kar üzerinden iple yatay geçiş yapmışlar. 200 metrelik kayanın önüne gelip orayı tırmanamayacaklarını anlayınca dönmeye karar vermişler. Geldiklerinde çorba içtik hep birlikte, vücutlarındaki ateş biraz sönsün diye etrafı karla kaplı buz gibi buzul göle atladılar. İşte o an onları kıskanmamak elde değildi. Güneş gitti sisle birlikte çember yaptık, ortamızda yanan bir ateş hayal ettik, bir kızıl alev yanıp söneydi o bile içimizi ısıtacaktı.

Doğa ve doğada yaşayabilmek için sınırlı sayıda araç gerecimiz, birbirimiz ve sözcüklerimiz var. Rakım ve rakının yaratıcılığında birer sözcük söyleyerek şiir yazmayı deniyoruz. Absurdleştikçe gülüyoruz, güldükçe ısınıyoruz. Ateşimiz yok ama sözcüklerimiz var. 3. Yeni şiir akımını oluşturmanın eşiğindeyiz. 1. ve 2. Yeni şiir akımları politik olayların toplumsal yaşamı sıkıştırdığı noktada doğmuştu 3. Yeni akımı da doğadaki yoksunluğun içinden doğmak üzereydi. Ama inanıyorum, bir gün, rakımı yüksek, rakısı bol bir zirvede GERDAK'ın içinden 3. Yeni akımı doğacak. Hüseyin Doktor'un yaptığı sebzeli bulgur pilavı üzerine, vazgeçemediğimiz şehir tartışma konularını yine gündeme getiriyoruz: kadın sorunu, Kürt sorunu, bilimsel bilginin neliği... Kendimize geldiğimizde ya niye bunları tartışıyoruz, doğadayız ve doğanın keyfini çıkaralım diyerek her birimiz ayrı bir köşeye akşamın aksını izlemeye çekiliyoruz. Sırtımı bir kayaya verip karşımdaki devasal kayaçtaki insan portrelerinin anlattığı hikayeleri dinliyorum. Sis geliyor, her yer kapanıyor ve soğuyor etraf. Soğuk, çok soğuk. Dışarıda durmanın imkanı yok. Erkenden uyuyoruz. Su sesinde uyku. Erken yatınca erkenden de güne başlıyoruz. Kapılı göllerdeki çadırlarımızı toplayıp tekrar kayaçlara vuruyoruz kendimizi.
ilk kamp alanımız Kapılı Göllerden ayrılıyoruz
Tatos gölüne doğru sırt çantalarımızla yolculuğa başlıyoruz. Sert bir iniş sonrası, güldür güldür akan bir derenin içinden geçerken ayaklarım sırılsıklam. Dereden maşrabama su doldurup dağların şerefine kaldırıyorum. Hey, özgürlük! Verçenik yaylası gözüküyor, biz oraya varmadan yukarı vuruyoruz. Tırmanış sonrası vardığımız çukurda Verçenik zirve tüm ihtişamı ile karşımızda.

arkamızda Verçenik Zirve
Küçük küçük gölcükler geçiyoruz, bin bir çiçekli yaylalar...
Yaşar Kemal'in dediği gibi: "Dünya bin bir çiçekli bahçe."

küçücük derelerden geçiyoruz
Adalı gölü geçiyoruz. Göllere yansıması vuran karlı dağlar.
Adalı göl
Uzun, yorucu bir yokuştan sonra Tatos aşıtına geliyoruz, 3000 metrede bizi cıvıl cıvıl kuşlar karşılıyor. İlk defa kuş sesi duyuyoruz. Aşıtta sis bastırıyor ve Tatos gölüne siste hiçbir şey görmeden iniyoruz. Gölün kıyısına vardığımızda gölün üstündeki buzları fark ediyoruz. Gölün buzlarının son tabakaları kalmış. Çadırlarımızı kurup ekmek arası sucuğumuzu yedikten sonra yağmur çiseltisi hızlanıyor, çadırlarımıza girmek ve zorunlu olarak öğle uykusuna geçmek zorunda kalıyoruz. Uykumuzun arasında yukardan kopan ve yuvarlanan bir taş sesiyle fırlıyorum çadırdan. Dışarı çıktığımda etraf sis, bir şey göremiyorum ama kopan kayanın sesi hala geliyor. Çadırlardaki diğer arkadaşları uyarırken kopan taş gelip çadırın birkaç metre gerisinde duruyor, neyse ki çok büyük değilmiş. Ama birkaç dakika da olsa yaşattığı korku bana yetiyor. Çadırın tentesine vuran çiseltilerin sesiyle siestaya devam. Hava biraz müsaade etseydi de nasıl bir yerdeyiz görebilseydik.
sisin açılmasını bekleyen biz
Akşamüstü sis yavaştan dağılıyor. Sağımızda yükselen yalçın kayaların sisten kurtulmuş zirvelerini görünce ürküyorum. Göle hafiften dağların yansıması vuruyor ve yansıma büyüleyici.

sise rağmen manzara büyüleyici
Gölün etrafındaki sis hafiften kalkınca karşı kıyıdan kara bir gölgenin kayalıklarda dolaştığını görüyoruz. Yalçın sisin içinden karşı kıyıya geçmiş ve bağıra bağıra Can Yücel'in "Aç" şiirini okuyor. Etraftaki eko kesilince şiirin bittiğini anlıyoruz ve bizden de karşı kıyıya bir alkış gidiyor. Dakikalık hava geçişleriyle etrafımızdaki dağları bir görüyoruz bir kaybediyoruz. Barbunyalı makarna, yumurta ve soğandan yaptığımız piyaz ve Hüseyin Doktor'un etraftan topladığı tere tadı olan otlardan yaptığı nefis salata. Dağ yaşantısında yaptığımız doğaçlama yemek denemeleri harikaydı.Yağmur, yemek yememize müsaade etti. Yemek sonrası hem yağmur hem karanlık hem soğuk dışarıda eyleyebilmemizi çok olanaklı kılmıyor. Herkes çadırına dağıldı, az çadır taşıyalım, yükümüz hafif olsun diye biz üç kadın bir çadırda kaldık. Etraf sakindi, sadece doktorların çadırından rakı gülüşmeleri geliyordu, tam dalmışız ki altımızdan matlar kaydığı için kadın arkadaşlar birbirinin üstünde uyuduğunu fark etti. Bir gülme de bizim çadırdan koptu. Artık geceyi toparla toparlayabilirsen. Hüseyin Doktor hala rakı içiyormuş, sesimizi duyunca komşu çadır ziyaretine gelmiş. Muhabbet, harf oyunları, kahkaha... Yalçın sesimizden rahatsız olmuş, çadırı baskına geliyor. Muhabbet biraz daha sürdükten sonra herkes dağların ve sisin ıssızlığında uykuya çekildi. Sabah 04.30'da uyandığımızda etraf pırıl pırıldı, dağlar ve göl, yansımalar harika bir tablo oluşturuyordu. Bu eşsiz tablonun içinde çadırlarını toplayan biz küçücük varlıklar...

Malzemeleri toplandıktan sonra bir şeyler atıştırıyoruz ve dün gece bizim çadırda yapılan bir yoga duruşu muhabbetinin iddiasını gerçekleştirmek için göl kıyısında iki arkadaş yerlerini belirliyor. Yoga eğitimi alan arkadaşımız ile çocukluktan beri zaten o yoga duruşunu amuda kalkmak olarak gerçekleştiren arkadaşımızın iddiasına tanıklık ediyorduk. Bu iddianın kazananı tartışılamazdı. Çocukluğun bilgisi ve deneyimi galip gelmişti. Artık kervanın yola düzülme zamanı, şöyle bir arkaya baktığımızda birçok şeyi geride bırakmıştık. Halk dansları, küçük bir grupla koro denemesi, şiirler, öykü oluşturma oyunları, yoga duruşu denemeleri ve bol kahkaha...

Ha bir de dört kişinin Tatos gölüne renkli kağıtlara yazıp bıraktığı dilekleri...

renkli kağıt ve renkli yazılarla Tatos'ta kalan dileklerimiz

Çantalar yüklenildi, tek sıra halinde gölün kıyısından yola koyulduk. Tatos gölünde yansımalar. İçimde garip bir burukluk, kendimize ve doğaya yabancılaşmış bir yaşamı yaşadığımız şehre geri dönecek olmanın burukluğu ve huzursuzluğu.

Tatos gölünde sıra sıra yola düşmüşüz
Emine ile en arkada yürüyoruz. Emine ile şehir yaşamında çok bir paylaşımımız olmuyor ama doğadaki coşkumuz, hüznümüz, sevgimiz birbirine çok benziyor ve birbirini çok besliyor. Doğadan ayrılıyor olmanın hüznüyle kaç çiçeği öpüp kaç küçük derenin akışına şaşırıyoruz bilemiyorum. Emine ile doğadan ayrıntıları birbirimize göstererek yürüyoruz, daha doğrusu yürüyemiyoruz.

Günlerdir doğanın içinde olmamıza rağmen her akış her renk her biçim bizi şaşırtıyor. Nazım'ın şiiri düşüyor aklıma..
Ve dünya öyle büyük,
öyle güzel
       öyle sonsuz ki deniz kıyıları
her gece hepimiz
       yan yana uzanıp yaldızlı kumlara

yıldızlı suların
       türküsünü dinleyebiliriz...

Yaşamak ne güzel şey
               TARANTA-BABU
                              yaşamak ne güzel şey…

Anlayarak bir usta kitap gibi
bir sevda şarkısı gibi duyup
bir çocuk gibi şaşarak
                      YAŞAMAK...
Yaşamak:
birer birer
       ve hep beraber
                 ipekli bir kumaş dokur gibi...
Hep bir ağızdan
              sevinçli bir destan
                              okur gibi
                                        YAŞAMAK...

Niye bu kadar güzel, bu kadar sonsuz bir gezegeni paylaşamıyoruz? Bu savaşlar ne için? Şehirlerdeki üretim ve sömürü ilişkisi. Emeğin naifligi ve ezilmişliği. Bu çelişki ne zaman sona erecek? Oysa barış içinde özgürce, dans ederek, şarkı söyleyerek yaşamak mümkün. Doğadayken bunu daha iyi anlıyorsun, doğa da zaten bunu sana söylüyor. Ah! Dünyanın başına bela olan iktidar hırsı. Bir yanda doğanın güzelliği bir yanda toplumsal çelişkiler.

Sonra derelere bakıp "su akar yolunu bulur" diyorsun. Belki kafandaki sorulara cevap veremediğinden.

köpüklü dereler...
Küçücük ama güzeller güzeli çiçekler, devasal dağlar ve içinde ne kadar küçüğüz. Ama insan o lanet olası aklıyla kendisini dünyanın merkezine öyle bir koymuş ki sanki her şey onun için. Oysa sen de bu sonsuz döngünün küçücük bir parçasısın. ..
Bazen öyle acıların içinde boğuluyoruz ki belki de böyle zamanlarda bu dağ başlarındaki papatyaları düşünmek lazım, akan dereleri, otlayan koyunları, parıl parıl parlayan yıldızları... Bu dönüş yolculuğu çok iyi geldi bana. Doğa muhteşem, iç dünyam da öyle ve hiç bitmeyebilir bu anlar. Bu dönüş yolculuğu içsel bir yolculuk oldu, Emine ile yaşadığımız ve büyüttüğümüz.

İnsan bu güzelim çiğ damlalarını anlarca izleyip ruhunu sağaltabilir

yaşadığımız dünyada bu küçücük mutluluklar da var, sık sık hatırlamalı bunları
Kale yaylasına geldik, ahıllar, ahıllarda koyunları sağan çobanlar... Sahi, bayram bu sabah, çobanlarla bayramlaştık.

günlerden sonra başka insanlar, Kale yaylası ve  bir bayram sabahı

görünen Kale köyü ile müthiş bir yolculuğun sonu
Kale köyünün içine yürüdük. Dağdan inen halimizle bizi karşılayan bir Hemşinli, sanırsın ki bayram misafirleriyiz, masa kuruluyor, çaylar, tereyağlı un helvası, baklavalar...

bir bayram sabahı ziyareti
Köy evine girdiğimde Sümbül Ana kümbetin üzerinde bayram yemeklerini pişiriyordu, ben de yediklerimizin içtiklerimizin bulaşıklarını yıkıyorum. O arada mıhlama yapalım mı, teklifini ediyor. Çok sevdiğim için çok seviniyorum. Ama bizi almaya dolmuş gelmiş, bulaşıklar da yarım kalıyor mıhlama düşü de. Fırtına Pansiyona iki saate yakın yolumuz var. Hemşin ezgileri ve eşsiz doğanın doyum olmayan keyfi ile Fırtına deresinin kıyısındaki Fırtına pansiyondayız. Pansiyonun eski bir okul binası olduğunu öğreniyorum ve daha bir seviyorum. Büyülü bir yolculuk bitti.

Fırtına Pansiyonun sahibi Selçuk ve Hüseyin Doktor'un katkılarıyla, tüm yayla ve zirveleri barındıran Kaçkarlar

ve bizim yolculuğumuzun rotası, bu güzelim kara kalem el çizimi haritayı mahvettim, üzgünüm

Rize'ye kadar dört arkadaş gidiyoruz. Bir öğle yemeği sonrası ben ayrılacağım. Yemek yemeğe oturduğumuzda şehirden, kalabalıktan afallıyoruz. Doğada güldüğümüz, eğlenceli halimiz gitmiş yerine kekeme, yabancı, şehire uyum sağlamaya çalışan bireyler gelmişti. Neyse ki bu halimize çok tanıklık etmek zorunda kalmadık, ben ayrıldım arkadaşlardan.

Umut vadeden bir ekiptik, inanıyorum ki şişe dolu rakılarla başka rakımlarda bizden halay ekipleri, korolar, 3. Yeni şiir akımı ve yoga ekipleri çıkacak. Emeği, bilgisi, varlığı, deneyimi ve coşkusu ile bu paylaşımlara güzellik katan gezginlere teşekkürler. Çok şey öğrendim.

Ve Heraklitos ateşe işaret ederken ne kadar haklıymış...